Bizleri, içimizdeki yeni ufuklara doğru sürekli yönlendiren düşlerimiz… Ne kadar çılgın ne kadar gerçeklerden uzak olurlarsa olsunlar, bizi canlı tutan, kan dolaşımımızı sağlayan, dünyayı ayaklarımızın altında döndüren düşlerimiz… Düşlerimiz olmaksızın birer ölüyüz bizler…” Ingvar Ambjørnsen
Bir Garip Sabah
Yüksek bir yerden düşüyor hissiyle kasılarak uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Başım feci zonkluyordu. Gece yatmadan önce içtiğim kahvelerden ve sigaralardan ağzımın içi çamur gibiydi. Zıkkım iç Aylin, dedim kendi kendime. Ayaklarımı yataktan aşağıya uzatıp terliklerimi aradım. Birini ayağıma geçirmeyi başarsam da diğerini bulamıyordum. Yatağın altına gittiğini umarak oturduğum yerde, ayırdığım bacaklarımın arasından başımı uzatıp terliği gördüm. Kollarımla terliğe uzanırken sesli bir gaz çıkardım. Çaktırmadım. Kendime bile. Zaten kendimden bir şeyler saklamayı da, kendi arkamdan iş çevirmeyi de, kendimle konuşup salak saçma şeylere gülmeyi de gayet iyi beceriyordum. Çünkü yalnız olmak demek edebiyle deli olmayı bilmek demekti.
Kalkıp kahve içmek istedim. Bitmişti. Ne ara bitirdiysem. Benden gizli kahve içiyordum demek ki. Vazgeçip süt içmek için dolabı açtım. Süt de bitmişti. Aç karnına su içmek en iyisi, diye mırıldanarak elde avuçta olanla yetinerek mutlu olma felsefesine yöneldim. Buz gibi su iyi geldi. Üçgen peynirlerden birini alıp sandalyeye oturdum. Ekmeğin de kalmadığını fark ettim. Peyniri jelatininden özenle çıkarıp ağzıma attım. Ekmeği de sonra yerim, ne olacak sanki. Ekmeksiz yiyince de midem bulandı. Ekmek almak için kendimi ikna etmem gerekti. Edemedim. Ardından araya girdim ve bu seferlik gitmem gerektiğini, daha sonra sıra kendime gelince yine kendimin gideceği sözünü vererek kendimle bir anlaşma yaptım. Yalnız yaşamak böyledir, insana her zaman kendisiyle iyi anlaşması gerektiğini hatırlatır. Neyse, öyle ya da böyle gidecektim. Gidiyorsam keyif alarak gitmeliydim. Para üstüyle kendime güzel bir çikolata ısmarlayabilirdim. Yine dayanamadım, ikna oldum kendime. Çünkü şeytan tüyü vardı bende.
İnsanlar korkutuyordu artık beni. 0 kadar çok izledim ki yüzleri, artık tahammül edemez hâle geldim onlara. Tiksindim insanlardan. Eve de gitmez oldum. Evdekiler beni bulmak için sokağa döküldüklerinde, dörtnala kaçtım onlardan. Aç kalmaya başladım. Gezinir oldum etrafta. Evin sokağa bakan penceresinde beni görmek için beklerken heykele dönmüş annemin saatlerce ağladığını gördüm. Bu bile ağlatmaya yetmedi beni. Kapının önüne yemek bıraktı sonra annem. Açlığıma bulduğu çözümdü bu. Benim de işime geldi. Sokak insanı olmuştum sonunda. İnsan sokaklarda daha iyi düşünüyordu ne de olsa. Bu sebeple evden koptum belki de. Kaybolup giden aklımı ve çocukken kaybettiğim gözyaşlarımı bulmak için sokaklarda yaşıyordum artık. Alıştı sonra insanlar bana. Uğraşmaz oldular benimle. Hayretle bakmıyorlardı artık benimle karşılaştıklarında. Herkes alıştı deliliğime. Annem bile. Ağlamaz oldu artık pencerelerde. Ama kapıya yemek bırakmayı ihmal etmedi hiçbir zaman. Beni unutan insanlara hatırlattım her sabah kendimi. Beni önemsemeyen insanları rahatsız ettim kendi yöntemlerimle. Ne kadar zil varsa bastım her sabah hepsine. Ne kadar ev varsa yankılandı zil sesleriyle. Ve ne kadar insan varsa ayaklandı sayemde. Unutturmuyordum kendimi. Uyutmuyordum kimseyi. Sövüyorlardı bana, sinir oluyorlardı. Sokakta gördüklerinde kovalıyorlardı. Hızlı koşuyordum, yetişemiyorlardı. Bir defasında meyhaneye sığındım kaçarken. Garip garip insanlar vardı. Tanıyor gibiydiler beni. Korudular beni kovalayanlardan. Acıyarak baktılar yüzüme. “Ne hâle geldi bu çocuk,” dediklerini duydum. Anlam veremedim. Ne hâle gelmiştim ki? Ama asla vazgeçmedim zillere basmaktan. Sonra buna da alıştı insanlar. Bana yemek veren kadının evine bakıyordum ara sıra. Pencereden bana küfreden bir adam vardı. Tıpkı bana benziyordu. Hatta ikiz gibiydik. Kim olduğunu bilmiyordum ama benzerliğimiz çok şaşırtıyordu beni. Anlam veremedim bu duruma. Bir süre sonra herkes ben gibi görünmeye başladı. Her tarafta ben vardım sanki. O kadar çoktum ki ve bir o kadar da az… Bir o kadar kalabalık ve bir o kadar da yalnız… Bir ben vardım bu hayatta bir de beynimde taşıdığım benimle uğraşan, bana söven, beni kovalayan, yakaladığında döven binlerce ben… Sorun etmedim. Alıştım zamanla. Alıştım işte… Hem çok hem de yoktum bu hayatta. Ne kadar çoksam bir o kadar da yoktum aslında.
İnsan yalnız olunca bazı eşyaları canlı varlıkmış gibi hissediyor, hatta onlar tarafından gözetlendiğini düşünüyor… Ve kendisini de sığınmacı… Bir yere, bir insana, hatta içinde bulunduğu çağa bile ayak uyduramama durumu; yabancılık…
İnsanın annesi ölünce yıllar geçiyor belki ama sen aynı zaman diliminde kalıyorsun. Hatta ne sabahlarla ne yıllarla ne de bileğe takılan ya da duvarda asılı duran saatlerle işi oluyor insanın. Annen yoksa hayat bir taşa dönüştürüp bir köşede bekletip yosunlarla boyuyor seni. Sadece gözlerini açıp kapıyorsun yavaşça. Düşünmekten yorulunca, uykun gelip esneyince olduğun yere sızıyorsun. Çürüyorsun usul usul… İnsan sadece toprağın altında çürümezmiş, annen ölünce daha iyi anlıyorsun.
Ben yalnızken neredeydiniz… Ben çaresizken nasıl eğleniyordunuz… İhtiyacım olduğunda, konuşacak kimse bulamazken, sırtımı sıvazlayıp teselli verecek birine hasretken çektiğim acılardan neden bihaberdiniz… Üzerime diken gibi batan kışın soğuğuyla, pencere kenarından sızan ayazla ve bitmeyen düşüncelerle boğuşup soğuk yorganıma sarılarak uyumaya çalışırken ben, siz sevdiklerinize sıcacık sarılıp nasıl uyuyabiliyordunuz… Ben çaresizliğimle başa çıkmak için sadece yazdığım öykülere tutunup yarattığım karakterlerden yardım isterken sizin neden hiç sesiniz çıkmıyordu…
Âdemoğlu kendi kalbine dokunmayan acının ateşini hep birkaç sokak öteden seyir eylermiş. İnsan insanı toprağa teslim ediyor etmesine ama ölenle ilgili lafların ardı arkası kesilmiyor. Bu yüzden bu iş, merhumun toprağa emanet edilmesiyle son bulmalı aslında. Kimse ölünün arkasından iyi ya da kötü konuşmamalı. Yasaklanmalı bu durum. Yakınını kaybeden insanın acısı, “Başınız sağ olsun”, “Allah sabır versin” gibi tesirsiz sözlerle tazelenmemeli. Ölümün getirdiği işkence, acı çekenin yüzüne vurulmamalı. Ya adam gibi susmayı öğrenmeli insanlar ya da bir köşeye geçip sessizce ağlamayı…
Gözler dalıp gittiği an zamanın boşluğuna çarpmış oluyor anlık düşünceler. Buna da dalmak deniyor. Yani bir acıya, zamansız bir hüzne, geçmişten gelip gözler önüne serilen resme, yalnızlığın bir başka boyutuna ya da insanın kendi çaresizliğine dalması… Dalmak; yaşama verilen kısa bir mola…
Çocuklarla, delilerle ve sokak hayvanlarıyla samimi olan insan, iyi insandır. Tuncay Doğruluk
Yarıda kalıyordum hep. Yolda kalmanın acısını iyi bilirim. Kaybetmenin kıyılarında benden iyi kimse taş sektiremez. İnsanı çıldırtacak hayallerden oluşan dalgaların arasında bir balık gibi iyi yüzerim. Kimse bilmez bu yeteneğimi. Bundan daha fazlasını yapmak için ne kadar uğraştığımı ve ne kadar hüsrana uğradığımı bir ben bilirim.
Oturmak için eğilmeden önce ceketinin cebinden küçük bir kitap çıkardı. Adamın oturduğunu gören köpek, aniden yattığı yerden kalkıp onun yanına koştu. Bunu görünce mutlu olan yalın ayaklı adam sırtını duvara yasladı, ayaklarını uzattı, şapkasını yanına koydu ve kitabı açtı.
“Evet. Nerede kalmışız en son?” Son kaldığı cümleyi okudu köpeğe. Yorgun ve aç bir sesle: “Hayat, derisinde değil de kalbinde açmıştı tüm yaraları. Dışarıdan görenin midesi bulanmasın diye…
Zamana asla güvenme. En büyük yalancıdır zaman. Önce uyuşturur sonra da pişman eder. Bu hayatta ne yapacaksan zamanından önce yapacaksın. Nereye gideceksen zamanından önce gideceksin. Öyle gaddardır ki zaman, ne kadar yalvarırsan yalvar hatanı affetmez. Affetmediği gibi, her fırsatta sana kendini hatırlatarak pişmanlığını burnundan getirmeyi de ihmal etmez.
İnsanın evi gibisi yoktu. Ev demek duvarlar arasında sıkışmış huzur demekti. Sır demek, acı demek, usul usul akan hüzün demekti. Aynı anda hem neşter hem de yaraları gizleyen pamuk demekti.
Sürekli ölümü düşünmek hayatı sulandırır. Yaşıyor olmanın kıvamını bozar. Alınan nefesin tadını değiştirir. Terk eden bir kadının ardından geriye kalan basit bir insan parçasının alıp verdiği yarım soluk gibi… Kalp atışının eksik hissedilmesi gibi…
Çok şey düşünüyor insan ama yeterince şey bilmiyor. İnsan, kendine bile yabancıyken koca hayatın anlamını bilmek istiyor ya, neyse…
Hayatı düşünceler zorlaştırır, hayaller kolaylaştırır
